Blog

Bu dünyada ki tek gerçek deneyim SEVGİdir! Hepimiz sevmeyi çok iyi bildiğimizi ve çok sevgi dolu olduğumuzu iddia etsekte başkalarının bizi yeterince sevmediğinden ya da sevgisini göstermediğinden dem vurur bir de bunun için şikayetçi oluruz. Aslında sevgiye ihtiyacımız olduğunu söylediğimizi hatta bunun BENİ SEV yardım çığlığı olduğunu fark etmeyiz bile… Yeterince sevilmediğimiz tatminsizliği ve düşüncesinin altında yatan patalojiyi şu an bu satırları okurken kabullenmeme olasılığı yüksek çünkü kendimizi koruma iç güdüsüyle hareket ederiz. Neden yeterince sevilmediğimiz ya da bunun bize yeterince gösterilmediğini düşünüyoruz biliyor musunuz? Çünkü biz aslında kendimizi SEV Mİ YO RUZ! Evet aynen öyle kendimizi sevmiyoruz… Nasıl yani dediğinizi duyar gibiyim. Şöyle ki; en başta kendimizi tanımıyoruz, sınırlarımızı, aydınlık ve karanlık yönlerimizi bilmiyoruz ve şu an ki aldığımız kararların zemininin, davranış modelimizin çocukluk ve özellikle 0-7 yaş ile ergenlik döneminden kaynaklandığını farkında değiliz. Peki, kendimizi sevdiğimizde ne olur biliyor musunuz? Öncelikle kendimize ve sonra başkalarına yalan söylemeyiz, adil-eşitlikçi oluruz, dürüst oluruz, sevgiyle sarmalanmış halde yaradılan herşeyi severiz, saygılı oluruz, kapsayıcı ve birleştirici oluruz ve bunlara benzer bir sürü şey daha… Yani mutluluk oyunu oynamaz GERÇEKTEN mutlu oluruz! Kendini sevmen için kendini tanıman ve kendine UYANMAN gerekir. Seç, özgürleş, yaşa!

En son kendinle olan randevun ne zamandı? Yoksa, yalnızca kendinle sen olarak hiç buluşmadan mı? Bir kahve içimlik vakitte ayırmadın mı kendine? Tek başına kahve içtiğin zamanlarda düşündüklerin işin, eşin, çocuğun, annen, sevgilin ve paranmı oldu hep? Başkalarını ve hayattaki meşguliyetlerinmi önceliğin? Tüm hayatını fotoğrafladığında bu fotoğraf karesinin neresindesin? İşinle ilgili araştırıyor, iyi eğitimli olmak için okullar okuyor, yüksek lisans yapıyor, kişisel gelişiminle ilgili eğitimler alıyorsun ve bambaşka hayatları yaşamak için onlarca kitap okuyorsun? İyi! bir hayat yaşamak için gerekli olanları yapıyor, vakit ve emek harcıyor yine de mutlu olamıyor musun? Belki de seni mutlu edecek şey çalıştığın firmada bir üst pozisyon değil; akşam, üstünde çay demleyip kestane pişireceğin sobada yakmak için ormanda çalı çırpı toplamaktır. Çokmu ütopik geldi bu söylediğim… Hayal bile edemedin galiba, çünkü deneyimlemedin. Bir kere denesen belki o ormanda doğayla başbaşa, tertemiz havada, kuş sesleri eşliğinde topladığın çalı çırpıyla demlediğin çayın tadı, o elinde tuttuğun son model makineyle yapılmış filtre kahveden çok daha güzel gelecek… Ve kendine yolculuğun başlayacak böylece. Var mısın…?

Ruhunun dehlizlerine indinmi hiç? Hiç o karanlık dehlizlerde yol alıp içindeki aydınlığı, karanlığı keşfe çıktın mı? Kendinle başbaşa kalıp duygularının muhasebesini yaptın mı? Bu muhasebe esnasında kendinle yüzleşip farkınamı vardın yoksa senin hanen hep pozitif diğer insanların hanelerimi negatifti hep? İnsan olmakla ilgili farkındalıkla mı yaşıyorsun? İnsan olmanın tarifini kendi üzerindenmi yapıyorsun yoksa başka insanlar üzerinden mi yapıyorsun? Bak bakalım tarifine, içerdemisin-dışardamı? Kendinin ne kadar farkındasın? Ruhunun iyi, kötü, karanlık noktaları var mı? Yok mu? Yoksa sen melek! misin? İlkel benliğin hep korumacı ve kollamacı çalışarak seni narsist bir şekilde EN İYİmi yaptı? Yoksa en iyi olmadığınla yüzleşmek zor mu? Kendi dışında biriyle ilgili yargıda, suçlamada, fikirde bulunduğunda ayna nöronların olduğu aklına gelsin. Empati yaparken empatiye zemini oluşturduğununda farkında ol. HEPİMİZ BENZİYORUZ BİRBİRİMİZE HİÇBİRİMİZ BENZEMİYOR DİĞERİNE… Bak bakalım SEÇTİĞİN kişimisin yoksa ilkel benliğinin KÖLESİMİSİN? Belki bir gün kendini tanıyıp kendin olmayı SEÇermisin?

Her an her saniye kendini tanımış olmanın, dünyaya geliş amacını bilerek yaşamanın verdiği mutluluğu tarif edebilir misin? Nazım Hikmet’ in Abidin Dino’ ya söylediği gibi “Saman Sarısı” şiirinde; Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” mutluluğun resmini yapmak ya da şiirle anlatmak ya da bambaşka bir yöntemle… Karşı tarafa aktarmak mı evet bir şekilde aktarırsın eğer gerçekten mutluysan. Mutlu musun? Mutluluğu bir başkasına değil aynada kendine anlatır mısın? Kendini her halinle seviyor musun? Öfkeliyken, makyajsızken, spor yaparken, sigara içerken, seyahat ederken, çocuğunun başını okşarken, çılgınca dans ederken, yemek yerken, çalışırken, pazar sabahları mesela mutlu musun? Eksik bir şeyler mi var? Kayıp bir parçan mesela? Hep yokluğunu hissettiğin ama ne olduğunu bilmediğin… Kendinle ilgili bilmediğin çok şey olabilir mi? Peki nasıl öğrenebilirim mi soru? İşte mutluluğun resmini yapmaya başladın bile.

Hep çok mu cesurdun? “Sen çok cesursun, gözün kara ve ben senin yaptıklarını yapamazdım.” mı derlerdi sana? Ve sen tüm bunları duyduğunda mutlu olur, gururlanır bir sonra ki adımını daha da az düşünerek mi atardın? Peki, tek başına o soğuk yatağına girip başını yastığa koyduğunda, incecik bir sızıyla gelmeye başlayan YALNIZ KALMA KORKUNDAN kimsenin haberi var mıydı? İnceden başlayan sızı yatağın soğukluğuyla birleşip titremeye döndüğünde, sıtmaya yakalanmış yaprak misali sallanmaya başladığında ve kalbin alev alev yandığında hissettiğine bak bakalım! O duygu cesaret mi yoksa korku mu? Bugüne kadar aştığın tüm yolları hep koştun belki de… Peki ya hiç “bu yol nasıl bir yol” diye duyumsamayı denedin mi? Yola, yoldakilere, yolun kenarındakilere, yolun muhteviyatına baktın mı? Bakmadın mı? Bakmamanın sebebi neydi? Yüzleşmenin pekte kolay olmadığı bir duygu muydu? Kendine bile itiraf edemediğin… Kara kutunda açmadığın benzer hangi duyguların var acaba? Bak bakalım İÇİNE, bak ve farket. Sonra da…

Ve sonra dedi ki: ben seni mükemmel yarattım ama sen bunu çeşitli nedenlerden dolayı (hastalık,travma, beslenme…) hatırlamıyorsun. İçinde bir yerlerde gerçekten iyileşebileceğini biliyorsun çünkü hatırlamasan bile bilgi sende kodlu. Mükemmel yaratımını hatırlamanı ve mükemmel yaşamanı engelleyen blokajları (hatırlanmayan-hatırlanan travmalar, duygusal birikimler, genetik geçişler, aileden gelen kodlar…) ancak SEN KENDİN İSTERSEN kaldırabilirsin! Bir bak hayatına neler oluyor? Ne kadar huzurlu ve mutlusun? Sor kendine bu dünyaya neden geldin? Yaşadığın hayatın ne kadarını farkında ve ne kadarını kendin için yaşıyorsun? İlahi olanla bağlantın ne seviyede? Yoksa ilahi olana inanmıyor musun? İnancını zedeleyen ne oldu? Hep bir arayış içerisinde misin? Eksik ve tamamlanmamış parçalarınımı arıyorsun? Hep bir şeyin olmasınımı bekliyorsun??? Sonra ekledi; NEDEN SORULARI SORMAYI VE CEVAPLARI ALMAYI ERTELİYORSUN? Bilgi ve şifa senin için var, İSTE VE AL! İmza Hücresi Şifası ile Mükemmel Yaratımına DÖN🙏 İmza Hücresi şifası ile epifiz bezindeki hücreler aktive edilerek geçmişten, atalardan gelen kodlar, metabolik geçişler ve her türlü blokaj çözülerek şifa gerçekleşir.

Hangisi daha güzel? Çocuk olmak mı, çocuk değil yetişkin olmak mı yoksa yetişkin kisvesi altında ÇOCUK RUHLU olmak mı? Hissettiğin ve yaşattığınca çocuk, gerektiğince yetişkin olursan neşe, keyif, heyecan, huzur ve mutluluk hep seninle olur! İçimdeki ÇOCUK sen hep YAŞA ki; hayata bağlanışım, yeni olan herşeydeki ve girişimlerimdeki heyecanlanışım, yolculuğa çıkarken ki içim içime sığmayan neşeli hallerim, “acaba” demeden yaptıklarımdan aldığım keyfim, yaramazlık yaptığımda ki pervasızlığım, büyüklerin göremedikleri – kalıplara konulmamış safça görebildiklerim, “hadi hep BERABER yapalım” deyişlerim, sınırsız – sonsuz verdiğim SEVGİM, karşılık beklemeden kurduğum arkadaşlıklarım, sorgu – analiz olmaksızın GÜVENle hayatıma dahil edişlerim, kim ne derse diye düşünmeden attığım kahkahalarım, sınırsız yaratıcılığım, gerçek olduklarını bildiğim HAYALLERİM DAİM OLSUN 🙏 Sende seslen içindeki çocuğa, tut elinden çek yanına ve başla sohbete, hatırlatsın sana en mutlu hallerini ve de ki ona “artık hep benimlesin“…

Ne çok ikilemlerimiz var; karar veremediğimiz, karar veripte uygulamaya koymadığımız… Kalben istediğimiz ancak zihinsel boyutta manipüle ederek engeller koyduğumuz, yapmalımıyım – yapmamalımıyım dediğimiz o kadar çok konu var ki. Düşünsel boyuta geçtiğimizde, yani hislerimizi susturduğumuzda, sanki tüm olasılıkları yalnızca zihinsel boyutta değerlendirebilecekmişiz gibi kararlarımızı alıp sonra uygulamaya geçiriyoruz. Ya hissettiklerimiz, duygularımız… Onlar bizi dolambaçsız mutluluğa taşıyabilecek kapasitede değiller mi? Duyar gibiyim; evet çok mutluda edebilir duygularımız ama çok mutsuzda edebilir. Haklısınız ve bu çok doğru! Peki ya düşünerek karar verdiklerimiz ve uyguladıklarımız, hep çok mu mutlu etti bugüne kadar? Ya kalben istediklerin ve yapmadıkların, onlar ne yaptı sana? Acabalar, pişmanlıklar, geç kalmışlıklar, en derininde biriktirip üstünü kapadığın tozlu hayaller, gidilememiş – görülememiş yerler, sevilememiş insanlar velhasıl layıkıyla yaşanamamış hayatlar… Bugün, acabalarına baktığın, değerlendirdiğin günün olsun. Bazen, ara ara da olsa bak içine, sor ve gör!

Bugünde güzel bir gün. Tıpkı dünkü ve yarınki gibi… Sabahın serinliği, kuşların sesi, yeşile durmuş doğa, parlayan güneş, yanında olan sevdiklerinle güzel. Sen baktığınca güzelleştirir ve gördüğünce anlamlı hale getirirsin hayatını. Hayatınızla ilgili tüm olasılıklar kendi elinizde; nasıl yaşayacağınız, neler katacağınız, nasıl renklendireceğiniz, kimleri alacağınız yaşamınıza, işiniz, eviniz, arkadaşlarınız, kıyafetleriniz, kitaplarınız, mutfak eşyalarınız, saçınızın rengi – şekli, tümünün SEÇimi size ait. Ne kadar çok SEÇİM hakkınız olduğuna ve SEÇtiğinize bakar mısınız? Durmaksızın SEÇiyor ve bunları hayatınıza entegre ederek yaşıyorsunuz! Farkında bile değilsiniz bile belki bu kadar çok SEÇme hakkınız olduğunun. Siz seçer, siz yazar ve siz oynarsınız kendi sahnenizde. Yazar da , yönetmen de, ışıkçı, setçi, baş rol oyuncusu da SENSİN! Sahne senin, Seç ve yaşa!

Mesafelerin, kilometrelerin, zamanların, uzaklaşmışlıkların, fiziken var olan imkansızlıkların hiç bir değerinin kalmadığı ANlar vardır, paha biçilemez! O ANlarını paylaştığın insanlar, canlılar senin için kelimelerle ifade edilemeyecek; mutluluğu, neşeyi, keyfi, hayata daha sıkı tutunuşu, yaşadığını hissetmeyi, varlığının anlamlandığını ve var oluşunun tek başına değil, diğer tüm yaratılmışlarla daha da zenginleştiğini, renkli hale geldiğini gösterir sana… İşte; bütünün bir parçası olduğunun ve o bütündeki dengenin, devamlılığın, fayda yaratmanın, birlik içinde olmayı talep etmenin, paylaşmanın, sevginin, saygının, sosyal özgürlük kavramının, bireysel özerkliğinin, kendine has olduğunun farkında olup kabul etmişliğin göstergesidir BİRLİK içinde olmak… Yalnız olmadığımızı hissetmek, birlikte yapılan herşeyin daha MUTLU insan olma yolundaki en özel duygu durumlarından biridir. Şimdi; kim varsa yanınızda, yakınınızda, ister içinizden ister dile getirin ve sarılın ona! Sevdiğinizi söyleyin, hayatınızın O’nun varlığıyla daha anlamlı olduğundan bahsedin. Ne kaybedeceğinizi sanıyorsunuz ki? Kaybın değil kazancın başladığı yol ayrımındasınız. Yola çıkın😉

Ben kimim? Bundan on beş yıl önceki ile aynı kişi miyim? Ya beş yıl önceki, bir yıl, hatta dünkü Sibel’ le aynı mıyım? O insanlarda bendim, beni ben yapan, bugüne ulaştıran, şu andaki var oluşumun sebepleri o zamanlardaki BENler. Şu anda, şu saniyedeki düşüncemle, dünkü düşüncelerim çok farklı ve ben bunu biliyorum. Nasıl mı biliyorum? Çünkü DEĞİŞTİM! Neden mi değiştim? Çünkü ARAŞTIRDIM, üzerine gittim. Çünkü, daima ve mümkün olduğunca kendimi gözlemledim, neler hissediyorum, durum – olay – kişilere davranışlarımda neler değişiyor, hangi küçük ama anlamlı mesajlar her yerde… Tüm bunları görmeye, anlamdırmaya çalışırım. Nitekim, dünkü Sibel ile bugünkü Sibel arasındaki farkın FARKINDAYIM! Farkındalık ve idrak halinde kalmaya çalıştığım, sürekli içime baktığım, gözlemci kaldığım, çözmeye odaklandığım ve kendimi daha ileriye taşıdığım için önce KENDİME teşekkür ediyorum. Sonra da Evrene, daha iyi, daha farkındalığı yüksek, daha SEVGİ dolu bir Sibel’ e yolculuk yapmamı sağladığı için… Ve nefes aldığımız her anın, tamamının yolculuk olduğu bilincinde olan, bu yolculukta yanımda yer alan, yoluma ışık olan, varlıklarına şükrettiğim tüm dostlarıma çok ama çok teşekkür ediyorum 🙏 Siz de, bakın içinize, derininize, gözlemleyinki, gerçekliğiniz olan yolculuğun tadını çıkarın. Unutmayın, bu yolculuktaki keyif, hüzün, neşe, farkındalık daha iyi bir SEN olabilmek için! Farket, Seç, özgürleş ve yaşa!

Güldüğümce VARım! Yaşadığım her şeyi ama her şeyi, “öğrenilmişlik” olarak değerlendirdiğim için, hissettiğim; donanımımı güçlendirmiş olduğum… Ve her yeni deneyim, donanımımı arttırarak daha da BENi tanımamı, daha da BENe yaklaşmamı, daha da BEN olmamı sağlıyor. Her fotoğrafta gülünür mü? Evet, gülünür! Neden biliyor musun? Çünkü sen; eğer kendini tanıma yolculuğuna çıkmışsan, yaşadığın ve yaşayacağın her şeyin seni güçlendiren yeni bir sebep – konu olduğunu bilirsin! Mesela; anneni ya da babanı kaybetmişsen, kayıp duygusunu deneyimlediğin için, deneyimlememiş birine göre çok daha güçlüsündür. Hastalıklarla mücadele etmişsen, hayatında hiç hasta olmamış – hastane süreçlerinden bihaber birine göre çok daha güçlüsündür. Sevgilinden defalarca kez ayrıldıysan, ayrılmamış birine göre de çok güçlüsündür. Çocuğun gecenin bir yarısı ateşlenmişse, çocuğunun ateşi hiç yükselmemiş birine göre hem daha güçlü, hem daha bilgili, hem de daha deneyimlisindir. Hadi, şimdi! Bu satırları okuduğun ana kadar olan tüm deneyimlerine teşekkür et! Teşekkür et ki, onurlandır onları. Neden mi? Çünkü, şu an ki SENin mimarı onlar! Ve son olarak, bir gözden geçir bakalım, deneyimlerin sana ne – neler anlatıyor… Farket, Seç, özgürleş ve yaşa!

Anlamlı kılan yaşamımızı, bizim ona kattıklarımızdır. Aslında, önce kendimize kattıklarımızdır. Tüm hayatımız alışveriş döngüsünde devam eder… Sevgi alışverişi, bilgi alışverişi, eğitim, eğlence, yeme-içme vs. Hepsi paylaşım gibi gözüksede, gerçekte alma-verme dengesiyle devamlılığı olan faaliyetlerdir. Annemizi, babamızı severiz onlarda bizi sever, yeğenlerimizi severiz aynı şekilde onlar da bizi sever, arkadaşlarımızla en özellerimizi paylaşırız, onlar da bizimle paylaşır. İyi olmayan günlerimizde yanımızda olurlar, biz de onların yanında oluruz. En değerli mutluluklarımız esnasında yanyanayızdır… Her paylaşım aynı zamanda bir alma-vermedir. Diyeceğim şu ki; neyi ne kadar alırsanız, o kadar verdiğinizde dengede olur, dengede kalır, sarsılmaz, evrensel dualite yasalarını işletir ve karmaya girerek, karmalarınızı acabalara (yaşattığınızı yaşamadan terazisi diyorum ben buna) teslim etmezsiniz! Bu nedenle emin olun kendinizden ve güven verin ki, size dönmesin ok lar. Çünkü EVREN asla unutmaz😉

Bir şeyler oluyor hayatlarımız da, henüz tam olarak kavrayamadığımız… Aynı zamanda, adapte olmanın kolay olmadığı devinimler ve deneyimler sinsilesinin içindeyiz. Rüzgar o kadar çok yönden esiyor ki, yelkenimizi nereye açsak, dümenimizi nereye kırsak diye düşünürken, bir bakmışız ki yeni rüzgar gelmiş yönü belli değil… Anlamaya, anlamlandırmaya, kabullenmeye, adapte olmaya ve aksiyon almaya karar verdiğimizde, bir yenisiyle karşılaşıp, tekrar tekrar aynı süreçleri yaşıyoruz hep BERABER! Güçleniyoruz farkında mısınız? Zayıf yönümüzdü belki değişime ayak uydurmak ve belki de bir çok yaşanılacağa geç kalıyorduk, kaçırıyorduk gelişimi ve ilerlemeyi… Şu an da öyle olaylar yaşıyoruz ki, istesekte istemesekte değişime hızlıca entegre olmak ve çözüm üretmek durumundayız. Bu konuda antrenmanlı olanlar şanslı, bu yadsınamaz bir gerçek. Ancak, EVREN bizlere net bir şey söylüyor hatta söylemekle kalmıyor; sende hadi sende değiş, dönüş, adapte ol, çözüm üret, aksiyon al diye manipüle ediyor. Tüm bunları yaparken de denediklerini, daha önce deneyimlediklerini bırak, çünkü çokta etkili olmadı ki şu an bunları yaşıyorsun. Çık konfor alanından, bambaşka gözlerle bak, bambaşka frekansla duy, bambaşka çözümle! Hep üstüne bakıyorsan bu defa altına bak! Hep gökte arıyorsan bu defa yerde, TOPRAKta ara! Hep kedi sevdiysen bu güne kadar bu defa köpek sev! Sağ elinse hep kullandığın yazı yazarken, kaşık tutarken, bu defa sol elini kullanmayı dene! Yin yogaysa hep yaptığın bu defa hatha yoga yapmayı dene! Dene, her zaman yaptığının tersini yapmayı dene! Ve deneyimlerine GÜVEN!

Sevdiğimiz ne var? Sevdiklerimiz kimler? Sevdiklerimizi neden severiz? Sevdiklerimizi nasıl severiz? Sevgiyi nasıl tanımlarız? Sevginin hayatımızdaki yeri ve önemi nedir? Peki ya sevgisizliği nasıl ifade ederiz? Birine sevgimizi nasıl gösteririz? Bize duyulan sevginin nasıl gösterilmesini isteriz? Tüm bu soruların cevapları, tıpkı parmak izlerinin birbirinden farklı olması gibi (herkesin kelime dağarcığına göre), tamamen kişiye özeldir. Sevgisini konuşarak gösterir kimisi, sürekli güzel cümleler kurarak… Kimisi, sevgisini yaşatır, hissettirir iliklerine kadar… Bazısı da, çok sever ama ne gösterir ne de hissettirir… İdeal olan bu durumda, hem sevgiyi hissettirmek hem de söylemektir. Dikkatinizi çekerim, bu bana özel yorum! Herkesin yorumu kendine has… Sevgi içimizde hep var, herşeye karşı ve her zaman, yeter ki olduğu yerden yüzeye çıkartalım onu… Sevmeyi-sevilmeyi kaybedeceğimize dair korku beslemeye başladığımızda, iyice saklanır hale gelir… Ne zaman ki korkmaktan vazgeçeriz, işte o zaman gerçek deneyimsel süreç başlar ve bir kişiye ya da bir şeye duyulan sevgi yayılarak ve çoğalarak evrensel olma yolunda emin adımlarla ilerler.

Bırakalım mı dert etmeyi, pişman olmayı, dünyayı sırtımızda taşıyormuşuz gibi davranmayı, gereksiz ve fazla sorumluluk almayı, üzülmeyi, yorulmayı, mutsuz olmayı, tutunmayı, herşeyi kabul etmeyi, bir de üstüne şikayet etmeyi… “Ama nasıl olur ki” dediğinizi duyar gibiyim. Ama diye başlayan her cümle negatiftir. Siz, negatif olmadığını düşünsenizde karşı tarafın algısı olumsuzdur. Çünkü, öncesinde gelen güzel söyleme bir şart ekler ve bu şart gerçekleşirse güzel olur diye sabitler. Başına ama koyduğumuz her konu, her cümle büyük oranda sorumluluklarımızla ilgilidir. Doğduğumuz günden bu yana sorumluluk almak öğretilmiştir bizlere… Sokaktan eve gelince elini yıkama sorumluluğu, okula gitme, ders çalışma, ödev yapma, kitap okuma, başarılı olma, takdir-teşekkür getirme, iyi insan olma, para kazanma, işe gitme, anne-baba olma, abi-abla-kardeş olma, kardeşine sahip çıkma, üniversite kazanma, eve alışveriş yapma sorumluluğu ve daha niceleri… İrili-ufaklı o kadar çok konu ekleyerek bu listeyi uzatabilirim ancak şu değişmez gerçektir ki, hayatlarımız sorumluluklar birleşkesidir. Ve bazen bu sorumluluklar artık taşınamayacak duruma gelirse, işte orası artık şunu fark etme noktasıdır; “acaba gereğinden fazla mı sorumluluk alıyorsun?“.” acaba almaman gerekenleride alıp kendine haksızlık mı yapıyorsun? ” Dünyaya gelirken anne ve babamız aracılığıyla geldik ve sosyal ortamda yaşıyoruz, giderken ise yapayalnız gideceğiz. Burada mana arayışına girersek çokca bilgiye ulaşırız… Mesela, yaşam boyunca almamız gereken sorumluluk yalnızca kendi sorumluluğumuz olabilir mi? Bencillikle karıştırmayın söylediğimi, o başka bir konu. Öncelikle, kendi sorumluluğumuzu almayı mı öğrenmeliyiz acaba? Ve aşırı yük almaktansa, acaba sorumluluklarını üzerimize aldığımız insanlara, kendi hayatlarının sorumluluğunu almayı mı öğretmeliyiz? Bir cümlede açıklanan şeyi size 500 sayfa kitap yazarak ta anlatabilirim aslında… Çok sevdiğim bir özet ifadedir: “balık vermek yerine balık tutmayı öğretmek”. Şimdi bakın bakalım hayatlarınıza neler almışsınız üstünüze ve adınada fedakarlık demişsiniz…? Farket, Seç, özgürleş ve yaşa!

Uyuyorsun , uyanıyorsun, yemek yiyorsun, tv izliyorsun, haberleri takip edip gündemden haberdar oluyorsun, kitap okuyor, spor yapıyorsun, ailenle daha çok vakit geçirip bazen bunalıyor bazen de keyifleniyorsun, araştırıyorsun merak ettiklerini, daha önce fark etmediğin onlarca belki de yüzlerce şey fark ediyorsun hem kendin de hem de çevrendeki herkeste… Bugüne kadar duramamış, hep hızlı olmak – koşmak gerektiği için, zamanı, işi, eve gitmeyi, uyumayı, duş almayı, eğitim görmeyi, hep daha çoğunu istemeyi ve yapmayı, o kadar çabuk yapmışsın ki zamanın nasıl geçtiğini anlamamışsın! Zaman ise gerçekten geçiyor mu acaba ya da sen zamanın akıp geçen bir şey olduğunu inandığın için mi geçtiğini düşünüyorsun? Zamanın yetmediğinden hareketle, tamamlanmamışlık duygusuyla yaşamaya alıştığından bu yana, her ne kadar istesen de, içinden geçtiğin bu günlerde ki gibi DURabilmeyi başaramamıştın! Belki zaman geçmiyordur, belki zamanın illüzyon olduğunu anlaman için bu “es” sana verilmiştir… Belki, üzerinde idrak etmeni engelleyen ölü toprağı ortadan kalksın ve sen daha çok fark edebil diye bir şeyleri, AN da kalabil diye durmuştur herşey…

Dün farkettiklerim, yeni başlangıçlarım, bugüne kadar denediklerimi bırakıp denemediklerimi deneme bilincim, yüzümdeki mutlu ifadem, yeni kararlarım, daha yeni BIRAKmayı başardıklarım, umutlarım, hayallerim, yaşamın ta içinde olduğunu – yaşamla aktığını farketmeyip ayrıştırdığım beni kısıtlayan kodlarım, erken kalkmayı başarışım, sabah ritüelim filtre kahvem, benim gibi güne erken başlayanlar, bu yazımı yayınlandıktan hemen sonra yapacağım yogam, sevdiklerim, hayatımın tam odak noktasına fütursuzca kabul ettiklerim ve en en en önemlisi güneşin gök yüzünde parladığı aydınlık ve yeni gün sana da MERHABA! Kendimizi, herkesi ve her şeyi tam bir farkındalıkla, tam kararlılıkla, kocaman kucaklayarak, sevgimizi sınırsız göstererek ve sonsuz yaşam sevincimizle, hayatı her yönüyle olduğu gibi kabul ederek yaşadığımız, olan her şeyin bir nedeni, öğrettiği – öğreteceği bir şey olduğunun bilinciyle varlığımızı onurlandıralım ve şükredelim🙏

Çaba, emek, tutunmak, istemek, talep etmek, vazgeçmemek, daha çok emek, sabretmek, daha çok istemek, uğraşmak, yılmamak, pes etmemek, güçlü olmak, havlu atmamak, daha da güçlenmek, zorlamak, direnmek… Bu kelimeler hayatımız da, hem işlevsel hem de kavramsal olarak, ne kadar çok yer kaplıyor değil mi? Daha anne karnından çıkmamak için direndiğimiz de başlıyor süreç ve sonrasın da hem evimiz de, hem sosyal çevremiz de, hem okulumuz da, eğitim hayatımız da ve iş yaşantımız da… “Asla vazgeçme, başaracaksın!” dendi ve bu deyiş altı doldurularak bugüne kadar beslendi… Her konu da olmasa da, bir çok konu da bunun getirisi, Ters Çaba Yasasının işlemesi ile beraber, sonucun pozitif olmaması. Ben de diyorum ki; madem, bugüne kadar öğrendiğimiz ve uyguladığımız şey çaba göstermek, emek vermekti ancak yaptık yaptık sonuç istediğimiz gibi olmadı, o halde artık davranış değişikliğine gitmenin vakti gelmedi mi? Esas öğrenmemiz gereken tutunmak değil BIRAKMAKtır belki! Denemekten ne çıkar? Artık bırak bakalım kontrolcü olmayı, reddetmeyi, direnmeyi, çabayı… Bakalım bıraktığında ki hediyelerin neler ve sen onları görmeyi seçiyor musun? Farket, Seç, özgürleş ve yaşa!

Galiba empati kanalımız açılmaya başladı nihayetinde… Kendimizle kaldıkça, kendimizin ve ailemizin, sevdiklerimizin güvende olduğundan emin oldukça, artık başka insanları da düşünür olmaya başladık. Onların yaşadıklarını, zorluklarını, hayatlarını anlamaya ve elimizden geldiğince yardımcı olmak adına, neler yapabiliriz diye kafa yormaya başladık… Empati ve acıma duygusunun asla karıştırılmaması gerekiyor. Birine acımak demek, yine kendimizle alakalı, çözemediğimiz bir durum var demektir… Ne olabilir bu? Ya acıdığımız durum ne ise o olma korkumuz vardır ya da bir dönem, kısacıkta olsa, o durumu deneyimlemişizdir. Ancak, acıma durumunda, kendini büyük görme, içinde bulunduğu İYİ şartları sindirememe, egonun yükselmesi söz konusudur ve bu tehlikeli, iyileştirilmesi gereken bir durumdur. Empati ise, duruma daha analitik, daha çözümsel yaklaşmayı beraberinde getirir. Empati kurduğumuz canlı veya durumla alakalı, “içinden nasıl çıkabilirim” düşüncesi vardır ve de sonuca götüren sorudur! Ne kadar çok empati yaparsak, birlik olmak yolunda, beraber hareket etme güdüsüyle çok şey başarabiliriz! Tek yapmamız gereken; yalnız yaşayamayacağımız İNSAN olarak yaratıldığımızı hatırlamak!

Sebep ve mana arayışımız hiç son bulmuyor değil mi? Olan biten her şeyin mutlaka bir sebebi vardır ve sebep varsa bir anlamı olmalıdır… Hayatımızı, sürekli bir sebep – sonuç ilişkisine bağlamaya, bu paralelde anlamlandırmaya çalışarak belki de, suç ve ceza kavramını, biz farkında olmadan oluşturuyoruz. Bunu yapıyor sonra da, suç ve ceza döngüsünü hem kendimiz için hem de etrafımızda ki herkes için çalıştırmaya devam ediyoruz. Eğer, kendimizi tanımıyorsak, neyi – niçin yaptığımızı irdelememiş isek ve allta yatan bir değersizlik duygumuz varsa, sebep ararken daha çok şunu söylüyoruz; “ben bu şekilde davrandığım için başıma bu geldi”. Etrafımızdaki insanlar için de, şu şekilde çalıştırıyoruz suç ve ceza döngüsünü; eğer allta yatan sevgisizlik duygumuz var ve bu da yoğunsa “benim yüzümden değil o öyle davrandı sonuçta böyle oldu”… İşte sebep aramak, suç unsuru haline gelir biz de bir şeyler tam değilse ya da biz farkında değil ve durumu iyileştirememişsek. Suçun olduğu yerde ceza da hemen ardından gelir, çünkü öğretilen bu dur. Ve her şey aslında çocukluğumuz da başlar… Anne: “oyuncaklarını toplamazsan beni üzersin” Anne: “sokaktan geldiğinde ellerini yıkamazsan, hasta olursun” Baba: “takdir almazsan yaz tatiline gidemezsin” Baba: “iyi bir üniversite kazanamazsan, iş bulamazsın”. Örnekler yazmakla bitmez! Suç ve cezayı yaratan da, kendimizi sınırlı alana koyarak esaret altına alan da kendimiziz. Sosyal çevrede yaşıyor olmamız elbette bazı kurallar gerektirir. Korkularımızla ve korktuğumuzca yer kaplıyoruz evrende. Dolayısıyla kapladığımz alanı bilinçsiz, istemeden ve farkında olmadan daraltıyoruz. Korku varsa, çekinmek vardır, korku varsa endişe, kaygı vardır. Korkunun varlığında, adım atamama, ilerleyememe hali vardır. Korku varsa, cesaret yoktur, cesaret yoksa hareket ve kendini gerçekleştirme yoktur. Korkudan vazgeçip, biraz daha güven – güvenebilme alanına çekebilirsek kendimizi, işte o zaman sevgiyi – sevgiyle deneyimlemeye başlarız ki, orası sıçrama noktamız olur. Mutlaka bilirsiniz ama yine da hatırlatacağım; ok hedefe en geriye çekilerek atılır… En çok korktuğumuz yer ve an, işte o yayın en geriye en gergin şekilde çekildiği yer ve an dır. Artık sıçrama vakti gelmiştir. Birazcık güven! Güveneceğin şeye, kader diyebilirsin, Allah diyebilirsin, evren ya da ilahi düzen ya da bambaşka bir isim… Ne dersen de adının bir önemi yok. Belki de önce kendine güvenmelisin! Korkudan güvene geç, güvenden sevgiye yol al. Alanını aç, yola çık, yol senin.

“İnsan sevmeye başladı mı yaşamaya da başlar” William Shakespeare “Dünyayı güzellik kurtaracak” Dostoyevski-Budala “Bir insanı sevmekle başlayacak her şey” Sait Faik Abasıyanık Evet, herşeyin başı da sevgi sonu da sevgi. Yeter ki fark edelim 🙏 Yaşadığımız duygusal travmalar maalesef tüm sağlımızı tehdit eder hale geliyor. İyileşmek kolay olmuyor ya da hayat kalitesi değişiyor… Tüm duygusal yüklerimizden arınabilir ve mükemmel sağlıklı halimizi yaşamaya başlayabiliriz. Bunu yapmak bizim elimizde 🙏 İyi olma halini isterken bile “iyileşmek istiyorum” şeklinde değil; KENDİMİ İYİLEŞECEK KADAR ÇOK SEVİYORUM demeliyiz ki, sınırsız – sonsuz SEVGİ ile kuşanarak bir an önce iyileşelim.

Kendi içimiz de yalnız mıyız gerçekten? İçimiz dediğimiz neresi peki? İçine dönmek ne demek? Döndüğümüz içimiz de yalnızca “ben” mi var yoksa “ben” lerin oluşmasına neden olan herşey mi var? İnsan vücudu ortalama 100 trilyon hücreden oluşuyor ve bu hücrelerin her biri ortalama üç ay da bir ölüyor, yeniden doğuyor, yani yenileniyor. Bu döngüsel devinim sonucu her yedi yılda bir biyolojik olarak ta yepyeni bir insan oluyoruz aslında. Ben dediğimiz, içimize dönmek dediğimiz şey, bedenimiz değilse neresi? Ruhumuz mu, kalbimiz mi, duygularımız, düşüncelerimiz mi, egomuz, sahip olduğumuzu düşündüğümüz yeteneklerimiz, zekamız mı? Ya da bunların tamamı? “Ben” i oluşturan tek bir komponent midir? “Ben” dediğimiz şey, anne karnında başlayan deneyimsel sürecimiz, eğitim-öğretimimiz, hastalıklarımız, travmalarımız, mutluluklarımız, beslenmemiz, seçimlerimiz, farkındalıklarımız, sevmelerimiz, aydınlık-karanlık yönlerimiz, hatırladığımız – hatırlamadığımız anılarımız, ebeveynlerimiz… Daha o kadar çok faktör yazabilirim ki BENi BEN yapan… O halde “içime dönüyorum” dediğin de, aslında tek bir olgu ya da olaya dönmüyorsun. Ve döndüğün SEN sadece hatırladıkların! Ya HATIRLAMADIKLARIN ne olacak? Ya genetiğinden gelenler? Ya zihninle yarattıkların? Ya ruhundaki boşluklar? En güzel yolculuğun “kendini tanımak” olacak tüm yaşamında… Tam da bu günler de, hazır vakit ve durumunda müsaitken, bak bakalım kendine, ne kadar tanıyorsun SENi? GÜÇLÜ ve ZAYIF yönlerin, duyguların neler? Hangi FIRSATları değerlendirirsen seni yukarıya taşır ve hayatında TEHDİT olarak algıladıkların nedir? Tehdit algısını ve zayıf yönlerini analiz ettiğinde, kendin çözemediğin noktada DESTEK almayı ihmal etme! Çünkü hepimizin desteğe ihtiyacı var ve evren sana çalışıyor. Değerlendir!

Gökyüzü her zaman mavi, görebilirsen! Güneş her zaman var, bulutların arkasında olduğunu bilirsen! Oksijen yeterli, nefesini derin, şükür ve teşekkürle alabilirsen! Güven her an var, güvenir ve güvenilirsen! Umut hep var, vazgeçmezsen! SEVGİ her an, varlık sebebin, hissettiğinde ve hissettirdiğin de artar! Sev ki her zaman over doz kal! İnanç mı? İşte o sana bağlı! Hepsi var biliyorsun! Farkındasın! Algılıyorsun! O halde neden inanmıyorsun!? Güneş yoksa, aydınlık yok! Oksijen yoksa, nefes yok! Güven yoksa, hayata tutunma isteği yok! Umut yoksa, yaşama isteği yok! SEVGİ yoksa, varlık sebebin yok! Geriye sadece İNANÇ kalıyor! Bu günler sana ne anlatıyor ona bak! Evet, birlik-beraberlik olsun… Evet yardımlaşılsın… Evet destek olalım… Ama yetmez, bir şey-şeyler eksik! Eksik olan şu; tüm bu yapılanlar korku enerjisiyle yapılıyorsa, acaba kendimizden mi kaçıyoruz? Feda KAR lık peşinde miyiz acaba? Yine kendimizi fark etmeden, tanımadan, herkes öyle yapıyor diye mi yapıyoruz yardımlaşmalarımızı? İnsanoğlu bir ve eşsiz olarak yaratılmıştır. O nedenle, önce kendimizi tanıyıp iyileştireceğiz ki sonra bütüne olabilsin katkımız. Önce kendini FARKET , önce kendini TANI, önce kendini SEV! Bunları yapabilmek için de gerekli olan şey ARINMAK! Kendini tanımana engel olan yüklerinden arın, fazlalıkları at ki, rahatla. Sonra emin ve sağlam adımlarla ilerle. Sonuç; BAŞLA!

Ne çok malzememiz var aslında elimiz de, avucumuz da mutlu olmak ve bu mutluluğu paylaşmak, yansıtmak için. Konunun, durumun, kişinin, olgunun, pozitifini görmek-anlamak, esasında daha kolayken, nedense ve nedensizce olumsuza odaklanmak niye? Aldığımız tek bir nefesin bile, akciğerlerimiz de, kalbimiz de, tüm bedenimiz de, kirli kanı oksijenden zengin hale getirdiğini ve tüm hücreleri beslediğini, aslında bunun bir mucize gibi gerçekleştiğini bile farkında değiliz… Göz gibi bir organın, mucizevi olarak görme eylemini gerçekleştirdiğini bile bilmiyoruz. O kadar doğal hale gelmiş ki, o kadar farkındalıksız bir haldeyiz ki, sanki algılarımız-algılayışımız uyuşturucu almış gibi… Sanki bir simya perdesi var ve bu perde bırakın beş duyunun ötesine geçmeyi, beş duyumuzla algıladıklarımızı bile reel anlamamızı engelliyor. Silkelenme ve uyanma vakti gelmedi mi? Bu beden de neden yaratıldığını, aklın neden verildiğini, neden üreme yetisinin bahşedildiğini, neden sosyal iletişim kurabilecek şekilde yaratıldığımızı, neden tüm parmak izlerinin birbirinden farklı olduğunu sormanın, cevabı araştırmanın zamanı gelmedi mi? Araştır, sor, oku, bul, bunların hepsini yap ama en önemlisi beyin süzgecinden geçir, yani analiz et! Analiz et ki, doğru bilgiyi aldığından emin ol. Sonra mı? Sonrası zaten gelecek sen akışta kal🙏

Ne çok malzememiz var aslında elimiz de, avucumuz da mutlu olmak ve bu mutluluğu paylaşmak, yansıtmak için. Konunun, durumun, kişinin, olgunun, pozitifini görmek-anlamak, esasında daha kolayken, nedense ve nedensizce olumsuza odaklanmak niye? Aldığımız tek bir nefesin bile, akciğerlerimiz de, kalbimiz de, tüm bedenimiz de, kirli kanı oksijenden zengin hale getirdiğini ve tüm hücreleri beslediğini, aslında bunun bir mucize gibi gerçekleştiğini bile farkında değiliz… Göz gibi bir organın, mucizevi olarak görme eylemini gerçekleştirdiğini bile bilmiyoruz. O kadar doğal hale gelmiş ki, o kadar farkındalıksız bir haldeyiz ki, sanki algılarımız-algılayışımız uyuşturucu almış gibi… Sanki bir simya perdesi var ve bu perde bırakın beş duyunun ötesine geçmeyi, beş duyumuzla algıladıklarımızı bile reel anlamamızı engelliyor. Silkelenme ve uyanma vakti gelmedi mi? Bu beden de neden yaratıldığını, aklın neden verildiğini, neden üreme yetisinin bahşedildiğini, neden sosyal iletişim kurabilecek şekilde yaratıldığımızı, neden tüm parmak izlerinin birbirinden farklı olduğunu sormanın, cevabı araştırmanın zamanı gelmedi mi? Araştır, sor, oku, bul, bunların hepsini yap ama en önemlisi beyin süzgecinden geçir, yani analiz et! Analiz et ki, doğru bilgiyi aldığından emin ol. Sonra mı? Sonrası zaten gelecek sen akışta kal🙏

Üç boyutlu algıladığımız ve deneyimlediğimiz, kanıtlanmış bilim dalları ile belirli yasalara – formüllere oturtulmuş, hukuki, coğrafi, siyasi, teknolojik vs. vs. ile sınırları belirlenmiş hayatlarımız da, tek bir şey var mutluluğumuzu gösteren, o da sınırsız – sonsuz yansıttığımız GÜLÜŞLERİMİZ😊 Her şeyden vazgeçin ama gülmekten vazgeçmeyin! Londra Üniversitesin de yapılan bir çalışma da, gülmenin insan beyninde yol açtığı tepkiler incelenmiş. Katılımcılara farklı sesler dinletilmiş ve tepkileri ölçülmüş. Bu çalışma insanların pozitif seslere daha duyarlı olduğunu ve katılım gösterdiğini ortaya koymuş. Yani sevgili dostlar, GÜLmek bulaşıcıdır! İçinden geçtiğimiz çok ta kolay olmayan süreçte, ne yapın ne edin, negatif haber ve bilgilerden uzak durun. Sizi eğlendirecek, mutlu edecek, güldürecek aktivite, film vs. bir şey bulun ve yapın! Evet, dua güzel ve etkili bir meditasyondur, ancak korku ve panik enerjisi ile yapıldığın da, ters çaba yasası çalışmaya devam edeceğinden, kolektife katkı olumlu olmaz. Neşe, kahkaha frekansını arttırdığımız da, hem bireysel hem de kitlesel olumluya dönüş yaparız! Bırak artık her zaman yaptığını yapmayı, at beyninde ki prangaları! At kahkaHANı özgürleş! Özgürleş at kahkaHANı! Ne halin varsa GÜL TÜRKİYE! Ne halin varsa GÜL DÜNYA!

Karanlıkta kaybolduğun ya da kaybolduğun için karanlıkta kaldığını hissettiğin bir zaman dilimi olmuştur hayatında. Ve büyük olasılıkla pozitif bir durum değildir. Peki hiç düşündün mü? Karanlık var evet ama karanlık tek başına anlamlı değil. Aydınlık varsa karanlık var, dualite dediğimiz şey… Ve bilişsel düzeyde fark edilmesi gereken ise karanlığın elbet bir gün dağılacağı ve aydınlığın geleceğidir. Karanlığın tam ortasında kaldığını düşündüğün ama aslında sadece içinden geçtiğin süreç belki de senin kendini en çok tanıdığın anlardan oluşuyor. En aciz, GÜÇsüz, YETER(Lİ)siz, DEĞER(Lİ)siz, MUT(LU)suz, SEVGİsiz hissettiğin bu geçici durum tüm bu negatif duygu ve düşüncelerin kökenine inerek, bu hisleri ilk defa nerede ve nasıl hissettiğini hatırlayarak, farkına vararak şifanı da başlatmış oluyorsun aslında. Adını koyduğun, her yaranın aslında iyileşmiş olduğunu ve yalnızca İZi kalmış olduğunu fark edersen ve İZi affedersen önce kendini sonra da İZi ÖZGÜRleştirirsin! Kendi esaretini kendinin yarattığını bilmek, farkındalık düzeyinin zirvesidir! Farket ki yaşadığın her şeyin nedeni, başlangıcı, devamı, şiddeti, etkisi sensin. Farket, affet ki frekansın yükselsin, bağışıklığın güçlensin! Aydınlığın hayatlarımız da hüküm sürmesidir dileğim🙏

Ağzını kocaman açarak, derinliğinin ölçülemediği, tüm hücrelerinde hissettiğin mutluluğun yüzüne tamamen yansıdığı, sevdiğin ve sevildiğinin yüzde yüz eminliği, dokunmanın-hissetmenin verdiği hazzı, on beş dakika sonra ayrılmanın getireceği sonsuz burukluğu deneyimlediğin gülüşlerin oldu mu hiç? Benim oldu…O’ nun o bakışlarında ki sevginin ve hüznün tarifi yok… Üzerinden aylar geçmiş olmasına rağmen, halen, tüm etkilemişliği ile benimle! Ah Boris, sınırsız-sonsuz sevginle yaşattıkların ve öğrettiklerin için sana minnettarım ve sana olan sevgim hiç bitmeyecek! Tam ve bütün olarak bunları hissettiğiniz ve dile getirdiğiniz kaç kişi var hayatınızda? Bu yazının sonunda ki FARKET, SEÇ, ÖZGÜRLEŞ ve YAŞA sloganını iliklerinize kadar yaşayacağınız bir formül veriyorum size, alın! Evet, uzun zamandır sevginizi kimseye böyle aktarmadığınızı FARKETtiniz. FARKETtiniz, aksiyon zamanı, söylemeyi SEÇin! Söylediğiniz de karşınızda ki kişi, hayvan, bitki bunlardan hangisi olduğunun önemi yok inanın ki O’ da size aynılarını söyleyecek. SEÇtiniz, ifade ettiniz o kadar rahatlayacaksınız ki, hele ki karşınızdakinden aynı şeyleri duyduğunuz an (ki o sizin yansımanızdır) rahatlama huzura dönüşecek. Ve huzur ÖZGÜRleştirir! Şimdi de arkanıza yaslanıp keyfini çıkarın çünkü artık YAŞA kısmını deneyimliyorsunuz! Formül bütüne hediyedir, lütfen KULLANIN!

Ne demek eski ama eski olmayan? Şimdi de hep beraber dönelim kendimize ve içimize bakalım. Eski ama eski olmayan hangi bilgileri kullanıyoruz yaşantılarımızda, hangi davranış modellerini halen gösteriyoruz? Bugünümüzü şekillendiren hangi eski ama eski olmayan duygularımızla kararlar alıyoruz ve uyguluyoruz? Eskiden yaşadığımız yada hissettiğimizi bildiğimiz ancak bugünkü realitemize ait olmayan hangi duygularla yaşıyoruz hayatımızı? Geçmişimizde kalan hangi travmaları yada yarattıkları etkileri bırakmayarak, eskitmeyerek, ısıtıp ısıtıp tekrar masaya koyarak hangi melankoliye, endişe, kaygı ve korkulara savruluyoruz? Tekrar, tekrar ve tekrar… Biliyor musunuz? Artık tarih tekerrürden ibaret değil! Yani en azından bugünden sonra değil! Bugün derken belli bir süredir tekerrür enerjisi yok artık çünkü yeni bilgiye ulaşma, alma, sentezleme, özümseme ve uygulama oranı çok yüksek. Bu bilinç düzeyine ulaşanların sayısı arttı ve kolektifide etkiliyor! Yani sevgili İNSAN, artık seninde değişim – dönüşüm vaktin! Farket ki daha fazla geç kalma, benden söylemesi…

Bir gün, tamamen kendi içinde bir ritim yakalarsın, tüm notaları sana ait olan… Ve bir eser çkar ortaya. Sanırsın ki, bu ritim daha önce hiç var olmamıştı. O müziğe bırakır kendini, saçlarını salar, rüzgara karşı durur, yüzünü güneşe döner, kollarını iki yana açar ve tüm hücrelerinde harmoniyi hissederek dansa başlarsın… Bilirsin ki o dans, yaşamında bugüne kadar ettiğin en güzel, en baş döndürücü, en şahane, en kendin olduğun, umarsızca ritme bıraktığın, biraz kaotik, biraz sarsıcı, dans etmeye devam ettikçe seni daha da uyumlandıran, yer çekimine muhalefet ettiğin, bir yandan “acaba” korkusunu da hafiften hissettiğin, gökkuşağının kendiymiş gibi renklendiğin, başladığın noktadan bambaşka yerde olacağını bile bile teslimiyetin, mutluluk sarhoşluğunun olduğu, katıksız sen olan, sana ait olan müziktir bu. Söz yoktur! Çünkü kifayetsizdir bu ezgi de… Müzik esnasında bedeninin salınımıdır sözler. Notaları oluşturan hücrelerindir ve hepsi ilahi bir ahenkle ses verir. Müziği oluşturan da, dansla birleştiren de sensen hayat sahnen de ve de bunun farkındaysan, dışarıdan müdahil akortsuzluklara neden kulak veresin…? Senin ritmindeyse yanında ki; mevlana ve şems gibi, o halde etkilesin ikinizin bestesi nizamı. Açın içinizde ki iki kişilik senfonin sesini ve daha çok dans edin ki, siz bezeyin sahnenizi, sahneleri…

Biliyor musunuz? Neyi mi? Merak ettiniz mi? Halen etmediniz mi🙈 İlk kez duygularımı yazacağım, yine mi merak etmiyorsunuz? Yok artık🤯😄 Biliyor musunuz? Bu günüme kolay gelmedim bende… Düştüm defalarca, dizlerim kanadı! Sonra kalktım ve bir kez daha, bir daha ve yine düştüm, ellerim parçalandı! İncitildim, incindim, kalbim parçalandı! İncittim, vicdanım kanadı! Pişman oldum, ciğerim yandı! Keşke dedim, zihnim bulandı! Asla dedim, dediğim her şeyi yaşadım! Neden diye sordum, isyan ettim, daha beterini yaşadım! Aldattım, aldandım! Aldatıldım, değersiz hissettim! Yalan söyledim, prangasında boğuldum! Tembellik yaptım, altında ezildim! Kaçtım, kaçtığımca tutuklu kaldım! Yok saydım, yok saydıkça gözlerimi kanatırcasına görür oldum! Fazlaca tutundum, ellerim ve kalbim katılaştı! Yani ESKİ BEN de ŞU ANKİ SEN gibiydi! Senin yaşadıklarını, yaşıyor olduklarını YA ŞA DIM! Biliyormusun, iki şeyi yapmadım yalnızca: 1) çocuk olmaktan, içimdeki çocuğu yaşatmaktan vazgeçmedim! 2) SEVMEKTEN hiç vazgeçmedim! Ve bu ikisi benim umudum oldu, yarınımı ve bu günümü inşa etti. Bana, kendime tutunmayı, kendime dönmeyi, kendimi tanımayı ve kendim olmayı öğretti🙏 Aramaktan, cesaretten, yüzleşmekten, bırakmaktan, inanmaktan vazgeçmememi sağlayarak, kendime yolculuk yapmamı sağladı ve ben SİBEL oldum🙏 SENDE gerçekte kimsen ve O OLmayı istersen bana ulaş, belki sana bir kapı açarım, bellimi olur…

Asla vazgeçme olur mu? Gülmekten, umut etmekten, hayal kurmaktan, rüya görmekten, sevmekten, sevilmekten, değer vermekten, değerli olduğunu bilmekten, vicdanlı olmaktan, istemekten, dürüst olmaktan, açık sözlü olmaktan, saygılı olmaktan, üretmekten, sağlıklı olmaktan, paylaşmaktan, yardım etmekten, elini uzatmaktan, tüm yaradılanların bir ve benzer olduğunun bilincinde olmaktan, kendini tanımaya çalışmaktan, öğrenmekten, öğretmekten, araştırmaktan, sorgulamaktan, çözüm üretmekten, ışık olmaktan, yol gösterici olmaktan, doğru bildiğinin arkasından gitmekten, doğada olmaktan, denizi yaşamaktan, gökyüzünde kaybolmaktan, spor yapmaktan, her an AN bilinciyle kalmaktan, farkındalığını yüksek tutmaktan, okumaktan ve en önemlisi şahsına münhasır SEN olmaktan vazgeçme! Ama önce sen senmisin bunu anla! At üzerinden, içinden, zihninden, hücrelerinden, duygularından, ruhundan SEN olmanı engelleyen, sana ait olmayan herşeyi…! Farket, Seç, özgürleş ve yaşa!

Sana, evet tam da sana, ne kadar çok nimet bahşedildiğinin farkında mısın? Yoksa sen şu an kendini dünyanın en şanssız, en mutsuz insanı gibi mi hissediyorsun? Görebiliyor musun, duyabiliyor musun, tat – koku alabiliyor musun, hissedebiliyor musun, yemek yiyip, su içebiliyor musun, göçük altında mısın? Bunlara cevabın “evet yapıyorum, hayır göçük altında değilim” ise, ne kadar çok arınman gereken, seni yoran, üzen, sıkan, aşağı çeken şey olduğunu Farket ve bir an önce arınma çalışmalarına başla! Kendinle ilgili sorumluluğun yanında, tüm insanlık ve kolektif içinde sorumluluğun var. Yani her koyun kendi bacağından asılmaz! Şükürsüzlüğünün, teşekkürsüzlüğünün, mutsuzluğunun duygusal sebeplerini tespit et ve bir an önce Değişime, dönüşüme, gelişmeye, iyi olmaya, iyilik hali yaratmaya niyet et ve başla! Neden mi? Sen iyi olursan herkes iyi olacak çünkü. Çocuğun, annen, baban, arkadaşların, şehrin, ülken, dünyan daha iyi olacak. Ben neyim ki bunları başaracağım deme; bir (1) olmadan iki (2) olmuyor değil mi…?

En son ne zaman, tüm kokusunu sömürürcesine bir çiçek kokladın? Ya da şöyle sorayım; en son ne zaman renkleriyle mest eden, kokusuyla davet eden bir çiçek gördün ve dokundun? Fark ettin mi o çiçeği, renklerini, boyunu, yapısını, saksısını ya da toprağını, yapraklarını, kokusunu? Yoksa yaşadığın sanal alemde, varla yok arası bir yanılsama ile baktın ve geçtin mi? “Aman sende ne fark eder şimdi bir çiçeği görmüşüm – görmemişim, fark etmişim, koklamışım – koklamamışım” mı dedin? Hah tamda şimdi doğru soruyu sormuş oldun. Bak; sevgili ve sevgiyi hak eden kardeşim, çiçek yaratılmış en güzel canlılardan ve insana mutluluk veren bir şey değil mi? Sen bunu bile görüp, fark etmiyorsan, yalnızca işine, eğitimine, çocuğuna, kocana, karına, maddi kazancına, ev kirana, ticaretine, okul aidatına, sevgiline odaklanmışsan, çiçek gibi seni mutlu edecek dışarıdan bir uyaranı bile fark edemiyorsan, içindekilerden ya bihabersindir ya da içine – SENe bakmaktan imtina ediyorsundur. Ve de aslında bu bir kaçıştır. Kim bilir içinde ne kadar çok güzelliğin, sevgin, barışçıl duygun, hevesin, başarı isteğin, kıskançlığın, değerli hissetmemen, güvensiz konuların, kaygıların, sevgi eksikliğin, şefkat ihtiyacın ve bunlara benzer seni sen yapan duygun vardır. İçine, içindeki çocuğa bak! Gözlerini kocaman açmış, senin ona dönmeni, ona bakmanı, hatırlamanı, onu önemsemeni bekliyor. Onu sevmeni istiyor, tekrar! Harekete geçmek için ihtiyacın olan birazcık CESARET, o da sende VAR!

Durduğun yer önemli önemli olmasınada, esas durduğun yerde nasıl durduğun önemli! İsteyerekmi, keyiflemi, mutluluklamı, inançlamı, aşklamı, hırslamı, güvenlemi, başarıylamı, severekmi, istemeyerekmi, zorakimi yoksa şans eserimi? Bak bakalım durduğun yerde durmana sebep olan o duygu ya da duygular neler? Bu duygular daha çok pozitifse, harika. Ya daha çok negatifse…? İrdele biraz, bu negatifliklerin sebebi korku mu? Korkuylamı köklenmişsin olduğun yere? O halde korku zincirlerinden kurtulmakta senin elinde!

Bu hayattaki en hakiki, en motive edici, en mutluluk veren, en güzel hissettiren, en ruhu besleyici şeylerden biri ve bence en değerlisi içten gülmek. Güldüğümüz anların toplamından ibaret mutluluğumuz. İçimizde ne varsa dışımızda da o var. Tüm yüzümüze, mimiklerimize, bakışımıza yansımış durumda içsel olarak yaşadıklarımız. Peki ya kocaman gülüşlerle mutlu olacakken, tüm dünyanın yükünü bir biz taşıyormuşuz gibi hissetmemizin sebebi, sebepleri neler olabilir? Böyle hissettiğin oldu değil mi? Belki tam da şu an böyle hissediyorsun. Nedenini sorsam, günlük, rutin sıkıntılardan, işten – güçten, aileden, çocuklardan, arkadaşlardan, maddiyattan dem vuracaksın biliyorum. Ama sen mutsuzluğunun gerçek sebeplerinin bunlar olmadığını bilmiyorsun! Çünkü, aslında içinde ne var hiç sormadın kendine… Ya da sordun, cevapta aldın, çözmeyede çalıştın ama yetmedi! Sorup, öğrenip, çözdüklerinin yanında cevap alamayacağın, farkında olamayacağın, hatırlamadığın, geçmişte bir anda bilinçsizce yarattığın veyahutta sana miras olarak eklenenler mevcut. Seni aşağıya çeken ve yoran yüklerinden arınmak senin elinde. İnsanların sürekli bir şekilde kendilerini iyileştirmeye çalıştıklarını görmüyor musun, duymuyor musun ? Kimi sporla, kimi meditasyonla, kimi yogayla, kimi sosyal sorumluluk çalışmalarıyla, kimi çeşitli spiritüel yöntemlerle, kimi psikologlarla… Bazen, farkında olmadan iyileşmeyi isteme sözcükleri senin ağzından da dökülüyor. Çünkü kolektif bilinç, artık insanın tam iyi olma halini deneyimleyerek, yani güncellenerek daha üst bilince erişmesi için çalışıyor. Seçersen ne ala! Farket, Seç, özgürleş ve yaşa!

Bugün yeterince hareket ettiysen, bedenini sevip onu güçlendirdiysen, hücrelerini oksijenle beslediysen, günlük spor seratonin dozunu aldıysan, seni sen yapan vücudunu mutlu ettiysen, yeterince su içerek toksinlerinden kurtulduysan, sağlıklı yiyecekler yediysen, güzel sohbetler edip bir de bol bol güldüysen, artık yeni güne, güneşe, yeniden sen olmaya doğmak için uyuma vakti… Daha çok kendini tanımak, daha çok farkına varmak, daha çok gelişmek, daha çok öğrenmek, daha çok gülmek için yapacaklarının bir kısmı yukarda⬆️ Geriye duygularını, zihnini ve ruhunu anlamak, arındırmak, yüklerinden kurtulmak ve tam iyi olma halini deneyimlemek kaldı! Tüm bunları yaparak gerçek SEN olmak içinse çözüme giden yol aşağıda⬇️ Farket, Seç, özgürleş ve yaşa! İmza hücresi şifası ile UYANIŞ🙏

Hayat aniden geldiğini düşündüğümüz, hazırlıklı olmadığımız, öngöremediğimiz ANların toplamından ibarettir. En çokta bu ANlarda anlarız yaşamda var olduğumuzu. Mesela hiç beklediğimiz ANda aşık olmak, mesela nedensiz, bir ANda bir yakınımızı kaybettiğimiz haberi, bir kaza haberi mesela ya da çok istediğimiz bir sınavı kazandığımız AN, nikahta evet denilen AN mesela… Bu ANlarda nasıl oluruz? Çok heyecanlı, çok gergin, çok mutlu, çok üzgün, sevgiyle sarmalanmış… Ayaklarımız yere basmaz sevinçten, mutluluktan ya da boynumuz bükülür, hem kaybetmiş olmanın hem de yalnız kalmanın hüznüyle. Yazdığım gibi, sonuçta YAŞARIZ! Ve yaşadığımızı fark ederiz. Duygularımızdır yaşamımızın mimarı. Adı ne olursa olsun bu duygunun, sahip çıkmalı, bize ait olduğunu ve bizi biz yaptığını fark etmeliyiz. Ancak, bazı duygular hayatımızın içinde kalmaya devam ettikçe bizi yorar, üzer, yıpratır, aşağı çeker. Çoğu zaman farkında olmayız bunların ve hangi zamandan ve ANdan kaynaklandığınıda bilmeyiz. Şimdi! Bak bakalım seni yoran, üzen, yıpratan ve kendini gerçeklemeni engelleyen duygular hangileri?

Mucizelerin her an bizimle olduğunu bilseydik eğer, var oluşumuzunda mucize olduğunu idrak edebilme olasılığımız olurmuydu acaba? Görebilmemiz, duyabilmemiz, dokunabilmemiz, algılayabilmemiz, hissedebilmemiz, sevebilmemiz, yürüyebilmemiz, seçimlerimiz olduğunun bilincinde olabilmemiz ve aslında mevcudiyetimizin, seçtiklerimizin eseri olduğunu farkında olabilmemiz…Tıpkı bu dünyada, var oluşsal sürecimizi başlatan yumurta ve spermin döllenmesinin mucize olduğunu farkında olabilmemiz gibi. Eşsiz yaratılmışlığımızın gizemini ve bunun anlatmak istediğini, bir başka yaratılmışta görmek ve fark ederek “ben gerçekte kimim, neyim” sorusunu sorarak arayışa geçmek önemli. Ancak bunu yaparken, tamamen dürüstçe ve yalnızca duygularımızı analiz ederek ilerlememiz kritik. Bedenlerimiz birbirine benzesede insanoğlu olarak, eşsizliğimiz beden boyutunda başlar duyularımızla algıladığımız, sonrasında da duygular devreye girer. Duyguların adları aynı olsada (sevgi, güven, şefkat, huzur vs) hepimizde tezahürü ve olgunluğu farklı farklıdır. Peki o halde, sende, bak bakalım seni sen yapan tüm hücrelerine, ailene, duygularına! Mutlak gerçekliğine uyanmak için süpürmen, arınman gerekenlere… Sen orada bir yerdesin…

Bu dünya gerçekliğinde fark etmemiz gereken en önemli şeylerden biri de; hiç bir nesnenin, hayvanın, bitkinin ve başka bir insanın sahibi olmadığımız! Nasıl mı? Nesneleri, (masa, tarak, ev, araba) yalnızca belli süreliğine kullanır sonra da onları ya değiştiririz ya başkasına veririz ya da geri dönüşüme göndeririz. Süreli olarak kullanım hakkına sahip oluruz. Sonsuza kadar bize ait olmazlar. Hayvanlar, (evcil) bizim yaşamı paylaştığımız, kendi iradeleri olan, seçimleri olan, özgün yaratılmış, hayatımıza sevgiyi yayan arkadaşlarımızdır. Sonsuza kadar bizimle olmazlar. Bitkiler, kendi dünyalarında yaşamsal bir döngüye sahip, bizlere güzel görünümleri, güzel kokuları, sayısız faydaları ile renktir yaşamlarımızda. Sonsuza kadar bize eşlik etmezler. Çocuklarımız, biz onların sahibi değiliz ve yalnızca şu an ki üç boyutlu algıladığımız dünyaya gelmelerine vesile ve aracılık yapan anne ya da babalarız. Amacımız onların hayatlarında rehber olabilmek. Sonsuza kadar ve asla sahipleri değiliz. Bir tek şeyin sahibiyiz bu realitede o da emanet! Var olduğumuz, algıladığımız, algılandığımız, ispatımız, evimiz, sığınağımız, yaşamımızın kaynağı, en önemli ve önemi tartışmasız bedenimiz! Biz bedenlerimize iyi bakma yükümlülüğü ile dünyaya gelen yaratılmışlarız. Tüm uzuvlarımız, organlarımız o kadar mükemmel bir tasarımın ürünü ki, paha biçilemez! O’ nu yani kendimizi fark edip sevmeye başladığımızda, ona hak ettiği gibi baktığımızda, O’ da bizi mutlu ve huzurlu kılacak tüm doneleri bize koşulsuzca sunar. Hadi, şimdi Farket! Ne yapıyorsun bedenin için ve yapman gereken neyi ya da neleri yapmıyorsun. Onu hem fiziksel beslemenle, hem duygusal, hem zihinsel hem de ruhsal olarak ne kadar yıprattın kirlettin? Farkında olarak ya da olmayarak… Sence de arınma zamanı gelmedi mi? Farket, Seç, özgürleş ve yaşa!

Seninle aynıyım sarı çiçek, yeşil çimen, gölgemin müsebbibi çam, mor kokan, mavi gökyüzü, beyaz bulutlar, ıslak toprak, çekirge, karınca ve yaratılmış Adem ve Havva menşei… Aynı havayı soluduğum tüm canlılar, anlamlılığım sizinle var! Sınırsız, sonsuz, koşulsuz, yargısız, infazsız, sorgulamasız, çıkarsız saf SEVGİyle yaratılmış olduğumuzu fark ettiğimizde, işte o zaman BİR olmanın hafifliğini ve sorumluluğunu idrak ederiz. Tabii önce bunun için kendini tanıma yolculuğuna çıkman gerekir! Var mısın yaşamının en anlamlı yolculuğuna çıkmaya? Şükür, teşekkür ve hamd etmeyi unutma… 🙏

Nereden geldin, nereye gidersin? Geldiğimiz yeri hatırlayamadığımız gibi, gideceğimiz yerimizde meçhul! Belki de geldiğimize döneceğiz… Ama hiç birimiz bunu bilmiyoruz değil mi? Aslında bildiğimiz tek şey var ve emin olduğumuz, o da şu AN var olduğumuz! Yaşamda var olduğunu anladığın ANların toplamından ibaret hayat dediğimiz şey… Peki ne kadar hevesliyiz var OLmaya? En son dolu dolu yaşadığımızı hissettiğimiz AN hangisi? Yeni doğan bir bebeğin kokusunu içimize çektiğimiz, kana kana su içip susuzluğumuzu giderdiğimiz, aşk denilen şeyi iliklerimize kadar hissettiğimiz, bir hayvan dostumuzun gözlerinde karşılıksız sevgiyi gördüğümüz, sporda terlediğimiz, annemize sıkı sıkı sarıldığımız, meditasyonla içimize döndüğümüz, bir yakınımızı kaybettiğimiz, umarsızca – beklentisizce sevgimizi gösterdiğimiz, ağız dolusu güldüğümüz, bir kitabın sayfalarında fark ettiğimiz, saçlarımızı rüzgara bıraktığımız… Cevaplarımızın toplamıyız orası net! Peki ya niçin geldik? İşte esas soru bu, hadi sorun kendinize! Biraz cesaret!

Bir bak hayatına… Hareket halindeyken hep ilerliyorsun. Yüzünü gideceğin yöne dönüp, önüne bakıp, ileriye doğru adım atıyorsun. İlerlerken heyecan, neşe, keyif, korkuyla karışık endişe, çünkü gelecek bilinmezlik aynı zamanda, istek, merak, hırs belki ve bir an önce varacağın yere varma, ulaşma güdüsüyle tetikleniyorsun. Dolayısıyla ilerlemek, yürümek, durmamak, ivmelenmek aynı zamanda mutluluğuda beraberinde getiriyor. Çünkü bir de başarı kriterin var, hedefine ulaştığında başarılı adledeceksin kendini. Bunların hepsi iyi, güzel, motive edici deee, peki ya bir an durduğunda neler oluyor? Kısacık bir durma anında düşünceye mahal vermeden geçmişe gidiyorsun. İstemsizce geçmişteki ilerleme, önüne bakma, hedefe odaklanma, başarıya kilitlenme, hırslanma, isteme, motivasyonla yaptığın deneyimlerine gidiyorsun… Eğer o deneyimlerden pozitif çıkmadıysan yani ulaşamadıysan ya da yolda ellerin-dizlerin çok fazla kanadıysa bunların sana yaşatmış olduğu duygular şimşek hızıyla seni sarıyor. Çünkü zihin böyle çalışır. Geçmişten getirdiklerinle, ilerleme, başarılı olma, gelişme yolculuğuna başlaman, yine bir gün ve bir an, maalesef ki durmana sebep olacak. Belki de durmak senin için çok iyi olacak! Durduğunda fark edecek, anlayacak, nedeni tespit edeceksin. En kritik noktada fark ettin ya, peki arınmak istedin mi ve bunun için çaba sarf ettin mi? Bazen fark etsekte, iyileşmeyi çözümlemeyi tercih etmiyoruz. Çünkü, çözümlemediğimiz alan, bildiğimiz, deneyimlediğimiz güvenlik ve konfor alanı! Değil mi😉 Şimdi! Yolunda ve yolculuğunda iki ileri bir geri gidip, olduğun yerde saymak istemiyorsan harekete geç! Evren hareketi alkışlar…

İnsanın yaptığı şeyi ki bu ne olursa olsun, yemek yapmak diyelim mesela, işimiz, sporumuz, seyahatimiz, sohbetimiz, ödevimiz, çiçeklere su verişimiz, şifaya aracı oluşumuz, tüm bunları sevgiyle, severek yaptığımızdaki yaşadığımız mutluluk, keyif, haz, siz başka başka adlandırabilirsiniz, tarifi sayfalara sığmaz ve belki anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır. Hangimiz ya da kaçımız, yaptığı işi yaparken sevgiyle, coşkuyla, tutkuyla yapıyor? Hayat bizi hangi işin başına getirdiyse öyle ya da böyle, onu devam ettirip yaşantılarımızı belli standartlarda sürdürüyoruz ya da bunu yapmak durumundayız. Peki ya sizi gerçekten mutlu eden, mutlu olmanın çok daha ötesinde tatmin duygusuna götüren, uğraşılarınız, yetenekleriniz, hobileriniz işiniz olsaydı nasıl olurdu bir düşünsenize… Dört elle sarılır, tutkuyla başarır ve her daim sonuçtan memnun olurdunuz! Buraya kadar her şey tamam da, neden şimdi bunları söyledim. Çünkü, bizleri gerçek anlamıyla mutlu edecek şeylerin ne olduğunu acaba biliyor muyuz? Hiç düşündünmü konu üzerine? Bir düşünün bakalım, dönün içinize neler neler çıkacak oradan… İçine dönmek kolay değildir, derinlik sarhoşluğuna dikkat! Kendine çıktığın yolculuk en kolay olmayanı!

Şaşkınlığıma sustuğum zamanlarım oldu benim… Konuşursam, sanki ürkütecektim şaşırdığım şeyleri ve öğrenemeyecektim. Sırf öğreneyim, tecrübe edeyim diye suskunluklarım oldu… Bazende öğrenmemek için konuştuklarım… Konuşmasaydım, öğreneceklerim hem benim canımı hemde diğerlerinin canını acıtabilirdi. Aralıksız susmadım işte tamda bu sebeple… Sonra dedim ki kendi kendime, ne sus ne de konuş; bir konuş ama çoğunlukla iki sus! Sustukça yollarım, yaşamım, bakış açım değişmeye başladı. Ben değiştim böylece ve değişimi her daim kucakladım sımsıkı! Bir gün bir şey olur, küçücük bir detay FARK ederiz ve o detay hayatımızı yeniden yazacağımız, yepyeni bir defter verir elimize. Tüm hikayemizi sil baştan yazmak, tamamen kendi tasarrufumuzda! Yeni gelen günlerde, eskiye hasret kalmaktansa, hazır tertemiz defter önündeyken al kalemi eline ve YALNIZCA KENDİNİ yazmaya başla! SEN ÇOK DEĞERLİSİN… Farket, Seç, özgürleş ve yaşa!

Hep bir arayış halindeyiz, dışardakini, içerdekini… İsimleri bile belli; öz ben, tanımadığım ben, aydınlık – karanlık yönlerim, içimdeki kutsal güç, ruh bilgeliğim, kendime yolculuk, yol – yoldaşlık. Bu adı konmuşluklarla ve kavramlarla ilerlemeye çalışmaktan, öğrenmeye, gelişmeye, eğitimlere harcadığımız zaman ve efordan dolayı, zaten kendimiz OLduğumuz gerçeğinden uzaklaşıyoruz belki de… Belki de yalnızca DURmak ve hiç bir şey yapmamak gerekiyordur. Belki aramak – bulmak yerine tamamen kaybolmak gerekiyordur… Belki kendini tanıma yolculuğu, sadece ve sadece ANda OLabilmektir… Belki, yalnızca içsel rehberliğimize bırakabilmektir kendimizi… Belki, tek gerçek bilge biz kendimiziz… Bazen, yalnız yürünen bir yoldur SEÇtiğimiz, bazen de rehberlerimiz vardır yolda… SEÇimlerimiz, yargılama ve yargılanma sebebimiz değil, hissettiklerimizdir! Akışa bırakıp tadını çıkarmak en önemlisi… Farket, Seç, özgürleş ve yaşa!

Sonsuz olasılıklar alanında, kendimiz için seçtiklerimiz bugün yaşadıklarımız… Kendimiz için seçtik ama etkileşimi bizimle sınırlı olmadı, kelebek etkisi yarattı. Şeçtiğimiz bir şey, başka başka şeylere sebebiyet verir ve o başka şeylerde bambaşka şeylere. Mesela; attığımız bir adım ile yarattığımız titreşim, toprağın altındaki bir böceğin vaktinden önce uyanmasına sebep oldu ve o böcek vaktinden önce topraktan çıktı. Karnını doyurmak için vaktinden önce bir karıncayı yedi. O karınca da yuvasına yiyecek taşıyordu ve yiyeceği yavrusuna götüremediği için yavrusu açlıktan öldü. Bir başka versiyon; yolda yürürken bir çocuğa gülümsedik, o da çok mutlu oldu ve gülerek karşılık verdi. Çocuğunun güldüğünü gören anne de çok mutlu oldu ve çocuğunun varlığına, sağlıklı oluşuna bir kere daha şükretti. Tüm gününü bu pozitif motivasyonla geçirdi, o da çevresindeki herkese tebessüm etti, mutluluğun artarak yayılmasına aracılık etti. İşte; çok basit, sıradan gördüğümüz, çoğunlukla farkında bile olmadığımız ama rutinimizde olan tüm davranışlar ve düşünceler kelebek etkisiyle çoğalırlar. Dolayısıyla ne hissettiğiniz, ne hissettirdiğiniz, nasıl davrandığınız kendinize ve çevrenize, tüm bunların farkında olursanız, “Bilinçli Seçim Kuramı” (diyorum ben adına) ile yayacağınız frekansı da siz seçmiş olursunuz. Seçimlerimizden ibaret olduğumuzun farkındalığında geçsin ANlarımız!

Hep baktık ancak ne kadar gördük acaba? Aynalardayız çoğu zaman; saçımızın rengi, sakalımız uzamış mı, göz kenarı kırışıklıklarım mı artmış, aaa güneş lekelerim oluşmuş eyvah vs vs… Hep bakıyoruz dışımıza, evet bedenimiz kutsal ve ona iyi bakmalıyız. Spor yaparak, sağlıklı beslenerek, zararlı maddelerden uzak kalarak ve onu severek… Peki ya içimize, ruhumuza, bizi biz yapan BENe ne kadar iyi bakıyor, ne kadar iyi davranıyoruz ona? Ruhunu beslemek, onu iyiye, güzele, vicdana, biz olmaya sevk etmek için yapacaklarımız da sınırsız – sonsuz… Al kendine uygun olanları sınırsız – sonsuz olasılıklardan, mutlulukla, neşeyle yapacaklarını yap ve beslemeye başla.

Sonsuz olasılıklar alanında, kendimiz için seçtiklerimiz bugün yaşadıklarımız… Kendimiz için seçtik ama etkileşimi bizimle sınırlı olmadı, kelebek etkisi yarattı. Şeçtiğimiz bir şey, başka başka şeylere sebebiyet verir ve o başka şeylerde bambaşka şeylere. Mesela; attığımız bir adım ile yarattığımız titreşim, toprağın altındaki bir böceğin vaktinden önce uyanmasına sebep oldu ve o böcek vaktinden önce topraktan çıktı. Karnını doyurmak için vaktinden önce bir karıncayı yedi. O karınca da yuvasına yiyecek taşıyordu ve yiyeceği yavrusuna götüremediği için yavrusu açlıktan öldü. Bir başka versiyon; yolda yürürken bir çocuğa gülümsedik, o da çok mutlu oldu ve gülerek karşılık verdi. Çocuğunun güldüğünü gören anne de çok mutlu oldu ve çocuğunun varlığına, sağlıklı oluşuna bir kere daha şükretti. Tüm gününü bu pozitif motivasyonla geçirdi, o da çevresindeki herkese tebessüm etti, mutluluğun artarak yayılmasına aracılık etti. İşte; çok basit, sıradan gördüğümüz, çoğunlukla farkında bile olmadığımız ama rutinimizde olan tüm davranışlar ve düşünceler kelebek etkisiyle çoğalırlar. Dolayısıyla ne hissettiğiniz, ne hissettirdiğiniz, nasıl davrandığınız kendinize ve çevrenize, tüm bunların farkında olursanız, “Bilinçli Seçim Kuramı” (diyorum ben adına) ile yayacağınız frekansı da siz seçmiş olursunuz. Seçimlerimizden ibaret olduğumuzun farkındalığında geçsin ANlarımız!

Konuşmayı Başlat
1
Canlı Destek
Scan the code
Merhaba, size nasıl yardımcı olabiliriz?